Orhan Pamuk “Hatıralın Masumiyeti” Belgesel metninde nasıl yazdığını anlatıyor. Yapı Kredi Yayınlarından 2016 yılında çıkan kitabın ikinci baskısından nasıl yazdığını anlattığı “Elle Yazmak” kısmını aktarıyoruz.
“Elle yazmak Elle yazmak Elle yazmak Elle yazan yazarların sunucusuyum.Elle yazmak, elle yazılan yazarların sonuncusuyum diye bazen düşünürüm. Çünkü ben nasıl olsa yazarım, gazeteci değilim diye gençliğimde daktiloya önem vermedim. Bilgisayarlar çıktığında ise artık hayatımda yazar olarak epey ilerlemiştim ve değişiklik yapmak istemiyordum. Ayrıca ben çok yavaş yazarım. Bir günde uğraşırım, uğraşırım, yarım sayfayla bir sayfa arası bir şey yazarım. Onun için de bütün gün akvaryuma bakar gibi bilgisayara bakarak yaşamak istemedim. Bilgisayar ilk çıktığında ekranlar benim gözlerimi sulandırıyor, gözlerimden yaşlar akıyordu. Belki de bu yüzden bilgisayara hiçbir zaman geçemedim ama bundan şikayetçi değilim.
Elle, sabırla sayfaya bakarak yazarım ve kalemin tıpkı ressamın fırçası gibi kağıdın üzerinde ilerlemesini seyretmek, kağıdın kokusunu, mürekkebin kokusunu, etrafındaki kağıtlar, silgiler, kağıt parçacıkları hoşuma gider. Biraz yazar, düzelte düzelte ilerlerim. Sayfa karmakarışık olunca cart diye yırtar, yeniden yazarım. Yeniden yazarım, yazmak benim için yeniden yazmak, sabırlı olmak, durmadan yazacağın her şeyi düşünmek, yazdıklarını muallak etmektir. Bütün bu ahlakı edinmişimdir.
Osmanlı döneminde şairler itibarlı kişilerdi. Her Osmanlı padişahı olmasa bile üç Osmanlı padişahından biri şairdir. Vezirler, sadrazamlar, şeyhülislamlar, pek çok şair vardır Osmanlı seçkileri arasında. Çünkü şairin bir divan çıkarması, şiirlerini bir kitapta toplaması, ayrıca şairin eğitiminin incelmişliğini, kültürünün gelişkin olduğunu da gösteren bir işarettir. Onun için Osmanlı padişahları yetenekli olsun olmasın bütün o okulları, o kuralları öğrendikleri, uygulayabildiklerini göstermek için de yazarlardı. Hem o kuralları Patinleden hem de anlamlı bir hikaye yazabildiklerini kanıtlamak, yeni bir aydın, bir entelektüel olduklarını işaret etmek için de divanlar yazarlardı. Bu yüzden Osmanlıda şair olmak itibarlı bir şeydir. Bugün hala romancı, hikayeci olmak çok önemli bir şey değildir. Ben romancılığa başladığımda romancı hikayecinin Türkiye’deki imgesi, katip gibi biri durmadan yazıyor işteydi. Halbuki şair Allah’tan ona büyük sözler geliyor, o da seçkin bir insan. Büyük laf ediyor biçimindedir. Romancıysa fazla yeteneği de yok, sabırla, karınca gibi bitmek tükenmez bir yolda uzun mesafe maratoncu gibi koşuyor. Romancılık daha az yaratıcı bir içmiş gibi de gözükürdü. Bu da 19. yüzyıl romanının bir kalıp gibi benimsenmesi, benim yaptığım gibi daha önce denenmemiş deneysel roman, postmodern o tür edebiyatın önemsenmemiş olması, romancının ya da kurgusal hikayeler anlatan kişinin itibarının şairden az olması gibi bir sonuç yaratmıştır. Bu durumdan memnunum. Romancılığımın başında kendimi ben de gerçekten bir katip gibi hissederdim. Gördüğüm şeyleri büyük hikayelere koyarak düzgün bir şey, bir şekilde anlatmak gibi bir hevesim vardı. Tabii ki deneysel şeyler yapmak istiyordum ama şairin benimsediği, o itibarlı büyük rolden erkekçe, tutumdan konumdan kendim hayatım boyunca kaçındım.”
