Kışın o gri, soğuk günleri geride kalmıştı. İstanbul’un üzerine öyle bir bahar güneşi vurmuştu ki, Galata Köprüsü’nün üzerindeki balıkçılardan tutun da adanın çamlıklarına kadar her yer ışıl ışıldı.
Yolda yürüyordum. Cebimde beş kuruş para yoktu ama içimde tarifi imkansız bir neşe vardı. Yüzüme vuran rüzgar, deniz kokusunu burnuma kadar getiriyordu. Tam o sırada yolun kenarında, eski bir duvarın dibine çökmüş bir seyyar satıcı gördüm. Önündeki tezgahta üç beş tane taze nane, birkaç bağ maydanoz vardı. Yaşlı, elleri nasırlı bir adamdı. Gözleri uzaklara, denizin maviliğine dalmıştı.
Yanına yaklaştım, “Hayırlı işler dayı,” dedim.
Yüzüme baktı, gözlerinin içi güldü. “Sağ ol oğlum,” dedi. “İşler kesat ama şu güneşe bak, insanın içini ısıtıyor ya, o yetiyor.”
Tezgahından bir bağ nane aldım, kokladım. O kadar taze, o kadar bahar kokuyordu ki… Parayı uzatacak gibi yaptım, adam elimi tuttu. “Kalsın be evladım,” dedi, “senin yüzün gülüyor ya, bugün siftahı senden saydım, parası mühim değil.”
Şaşırmıştım. Şehirde herkes bir kuruşun peşinde koşarken, bu ihtiyar bana baharı hediye ediyordu. Naneyi cebime koydum, yürümeye devam ettim. Arkama dönüp baktığımda ihtiyar satıcı yine denize bakıyor, kendi kendine gülümsüyordu.
O gün anladım ki; insanı yaşatan şey cebindeki para değil, yolda yürürken karşına çıkan bir yabancının sana karşılıksız sunduğu o küçük tebessümdü.
