Eskimeyen ve eskimeyecek, döneminde kült olmuş, benim de çok sevdiğim Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi’nden bahsedeceğim. Film eleştirisi ya da analizi olmayacak bu yazı; filmi sevdiğim yerlerinden tutmaya çalışacağım.
Türk Dil Kurumuna baktım, “seyri süluk” diye bir kelime yok, sadece “süluk” var. İslam Ansiklopedisi’nde birleşik halde (seyrusülûk) vardı; emin olamadım. Yazıyı seyri süluk üzerinden ele alacağım için bu durum küçük bir not olarak kalsın.
Süluk; dört kapı (şeriat, tarikat, marifet ve hakikat) üzerinden yolculukla kendini gösterir. Film için sadece bu kapılar değil, nefsin mertebeleri üzerinden de ele alınabileceğini belirteyim. Filmin yapısı oluşturulurken bunlardan ya da tasavvuf kültürümüzün birçok yönünden yararlanılmış olabilir. Karakterin doğasından dolayı Yusuf’un yolculuğu dünyasal ama özü itibariyle manevidir. Ben de görünen, yani dünyasal tarafı üzerinden ele alarak; Yusuf’un hayatını şekillendiren olaylar ya da diğer etmenler üzerinden bir süluk okuması yapmaya çalışacağım. Yazı filmin içeriği hakkında bilgi içermektedir, izlemediyseniz sürprizi kaçmasın.
Yaşlılıktan Çocukluğa: Maneviyat (Varlık), Nefis (Yokluk) ve Tekrar Maneviyat (Varlık)
Yusuf kıstasından yola çıkılarak yapılmış iyi bir üçlemeyle karşı karşıyayız. Yusuf Peygamber’in kuyunun karanlığından çıkıp Mısır’ın yöneticisi olması, tasavvufi yorumla insanın kendi nefsinin karanlığından çıkması ve artık manevi yüceleşmeyi yaşamasıdır. Filmi dünyasal olan tarafıyla alma sebebim, sadece bir tarikat yoluna bağlanmayıp her insanın aşağı yukarı, kendi hayatında farkında ya da farkında olmadan bunu yaşamasıyla alakalı. Semih Kaplanoğlu’nun da bunu bilerek yaptığını düşündüğümü söyleyeyim kısaca.
Filmler hakkında kısaca bilgi verirsem: Yumurta Yusuf’un kırk yaşları, Süt Yusuf’un on sekizleri ve Bal Yusuf’un ilkokul yıllarıdır. Üçlemede geriye gidişi hem sevdim hem de geç anladım diyebilirim. Çocuk Yusuf’un maneviyatla bağı yüksek; doğal olarak genç Yusuf’un nefse teslimiyeti ve yaşlı Yusuf’un nefsi bir kırılma yaşayıp tekrar maneviyatla bağının kurulması işleniyor. Temel döngü böyle; maneviyatın olduğu yerde Tanrısal varlık varken, nefsin olduğu yerde, en azından görünen anlamda yokluk var diyebilirim.
Modernite ve Gelenekten Kopuş
Semih Kaplanoğlu gelenekten kopuşu her zaman eleştiriyor ve üçlemeden sonraki filmlerinde sürekli bu kopuşu baktığı yere koyuyor. Nasıl bir modernite eleştirisi var tam bilmiyorum; en azından en son filminde yapacağını söylediği, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanını filme çekmeye çalışan yönetmenin hikayesi biraz ipucu veriyor: Çarpık ve toplumun beceremediği bir Batı örneğine eleştirel bakış olabilir. Bir yanda Dede Efendi’yi de dinleyebiliriz, Bach’ı da dinleyebiliriz; bakış olarak buna yakın olabilir fakat Semih Kaplanoğlu doğadan kopuşu da filmlerinin merkezine koyuyor. Sadece doğa, kültür ya da maneviyat demek eksik kalır.
Bu eleştirel bakışı açarsak; Semih Kaplanoğlu’nun bir röportajını izledim, orada çok önemli bir şey söylüyor, mealen: “İnsan doğuştan mı yoksa sonradan mı bozuluyor, daha karar veremedim” diyor. Önemli bir ipucu olarak yorumlarsam, modernite insana bozan bir değişim getirdi ve getiriyor. Gelenekten kastını ise insanın fabrika ayarlarına dönüşü olarak anlıyorum. Günümüz toplumsal yaşamına küçük ama gücü büyük bir çomak sokuyor; zamanla bir karşılık bulacağına eminim. Bu konuda çok düşünenimiz vardır eminim, Semih Kaplanoğlu’nun farkı bunu sinemasal değeri yüksek, kalıcı filmlerle yapıyor olmasıdır.
Semih Kaplanoğlu’nun bu konudaki çabasını çok önemli bulmakla birlikte şunu eklemek isterim: Biz uzun yıllardır şehirleri ihya ediyoruz, yaşamaya elverişli hale getiriyoruz. Türkiye’nin sahil kasabaları ve turistik yerleri dışında, doğaya dönüşün toplumsal bir farkındalığı olmadığını da eklemek isterim.
Yumurta ve “Dur, Nereye Gidiyorsun?” Diyen Kangal Köpeği
Anneden kopuş ve annenin ölümü üzerinden anneye tekrar bağlanma… Bağlılık Aslı filminde gördüğümüz bu bağlanmanın arka planında başka türlü bir bağlanma olduğunu düşünsem de şöyle devam edeyim: Annenin ölümü sayesinde, istemeye istemeye, zorla maneviyatla tekrar tanışma gerçekleşiyor. Yusuf bunu sonlarda anlıyor olabilir ama buranın, seyirciyi maneviyata bağlamak için aralanmış bir kapı olduğunu söylemek isterim.
Çoğumuzun sevdiği, Kangal köpeğinin zorla Yusuf’u tutması sahnesi, izleyici için büyüsünü kaçırmak istemesem de Yusuf’un hayatına insanüstü bir müdahaledir benim için.
Süt ve Katil Olamamak
Süt filminde benim bayıldığım sahne; Yusuf’un, annesinin evleneceği adamı tam öldürmek üzereyken sazlıkta çok büyük bir balığın karşısına çıkması ve yine insanüstü bir gücün Yusuf’un hayatına müdahale ederek onu büyük bir kaybedene dönüştürmemesidir. Aslında dini metinlerde hayvanların büyük müdahaleleri vardır, onlara da bir gönderme olabilir; ama sıradan bir insanın hayatına Tanrı tarafından böyle müdahale edilmesi bizler için büyük bir sinema lezzeti.
Süt filmine Yusuf’un nefsi bir kopuşu olarak bakabiliriz ama bu kopuş da özünde yazgısal. Yusuf’un yaşaması gerekiyor. Bu kopuş şairlik üzerinden de kendini gösteriyor; dergilere şiirler yollasa da şairliğin onun elinden alınan bir kopuş olduğunu düşünüyorum.
Yusuf ve Şairlik
Şiir sadece şiir değildir. Şiirin bilinçdışına açılan bir kapı olması ve maneviyatın şairlik üzerinden temsil edilmesini çok değerli buluyorum. Hem bu filmin naifliğinin hem de Yusuf’un naifliğinin en iyi temsilinin şairlik olmasını, yönetmenin izleyiciye çok güzel bir hediyesi olarak kabul ediyorum. Hatırlatayım; Semih Kaplanoğlu da gençliğinde şiirler yazıp Gergedan gibi dergilerde yayımlatmıştı. Yumurta’da tam net olmasa da şairlikten de bir kopuş olduğunu düşünüyorum; bu kopuş zaten Süt’te başlıyor.
Bal ve Dilin Susması
Son filmde balın bilerek mi seçildiğini tam bilmiyorum; balın tatlılığı ve çocukluğun sıcaklığı bir arada gelir bana. Son filmde Yusuf’un dil ötesine, hal diline geçişini görüyorum. Suskunluğu, yani şairliği ise baba imgesi ve onun ölümüyle şekilleniyor. Bu ölümün tüm üçlemeyi oluşturan bir hat olması, Yusuf’un ve annesinin saf bağlılığı, Yusuf’un şairliği… Hepsi tüm üçlemeyi etkileyen tohumlar diyebilirim kısaca.
Sonuç
Çok sevdiğim bir yönetmen ve üçlemesi… İnsanın içsel yolculuğunun filmlere çekilmiş hali olarak görüyorum. Küçük bir eleştiri getirmek isterim: Farklı zamanlarda farklı Yusuf’lar olması muhteşem bir fikir ama ben mekanları aynı görmek isterdim. Mekanların değişmesinin filmin izleyici üzerindeki etkisini azalttığını düşünüyorum. Yusuf zaten her bir filmde farklı ruh hallerindeydi; farklı oyuncularla aynı mekanda illaki o hal değişimi verilirdi. Keşke mekanlar aynı kalsaydı; o mekanların çevresi aynı zamana meydan okurken insanların zamansal değişimi filme ayrı bir tat katardı, eminim.
Teşekkürler Semih Kaplanoğlu.
Sosyoloji Mezunuyum. Yazı yazmakla uğraşıyorum.